Öne Çıkanlar en güzel aşure Aşure aşurenin süslenmesi Aşure Nasıl Yapılır ? yılbaşı bileti

Faizin Haram Kılınmasının Hikmeti ! Faiz Çeşitleri ve Tarihi Süreçte Faiz






Faizin islami açıdan yasak olduğunu bilmeyenimiz yoktur. İlahî bir emir

olarak faizin yasak oluşunun sebebi açıktır: “Allah(CC), yasakladığı için.

” Tıpkı oruç tutmak veya zekat vermenin farz oluşu gibi, bunun da sebebi

“emr-i ilahî”dir. Ubudiyetlerimizin yegâne gerekçesi budur. Bununla beraber

o emri takip eden birtakım maslahatlar da vardır. Bu oldukça normaldir.

Çünkü, o Emri Veren, her şeyin “fıtrî” halini ve neyin nasıl olması gerektiğini çok iyi bilendir.

Meselâ, Allah emrettiği için tuttuğumuz oruç ve verdiğimiz zekatın ferdî ve

toplumsal birçok maslahatları netice verdiklerini de biliriz. Ama hiçbir zaman

orucu perhiz yapmak için tutmaz; zekatı da toplumsal gelir dağılımını dengelemek için vermeyiz.

Nitekim, vergisini bir vatandaşlık borcu olarak veren biri, zekat yükümlülüğünden kurtulmuş

olmadığı gibi, namazın bedensel faydalarını keşfedip aerobik hareketler yapan biri de

namaz kılmış olmaz. Bu örneklerde olduğu gibi, ubudiyetin hareket noktası,

“emir”den “maslahat”a kayarsa, o zaman emri gördüğü halde maslahatı (pekâlâ)

görememiş birinin ubudiyet gerekçeleri ortadan kalkmış olur.

Bununla birlikte, ubudiyetini Allah’ın emri nedeniyle yapan biri için söz konusu

maslahatlar birer güven kaynağı olabilirler. Ve bu anlamda gerekli oldukları

söylenebilir. Çünkü, her bir emrin, özel bir zorunluluk olmamakla beraber

, birtakım maslahatları ve hikmetleri vardır. O halde. Allah (CC) emrettiği için

oruç tutarız. Orucun ise bazı faydaları vardır. Yine faiz, Allah(CC) emrettiği için haramdır.

Allah’ın(CC) bize emrettiği her emrin bir “ubudiyet terbiyesi” olduğunu düşünürsek,

uzunca da olsa şimdiye kadar ifade ettiğimiz kayıtlar altında sorumuza tekrar dönebiliriz:

Faiz neden haramdır?

Cevabımız hazırdır: Allah(CC)  yasakladığı için. Bu cevapla devam edersek,

faiz yasağına uymama durumunda ubudiyetimiz yara alacaktır.

Yani ubudiyetimiz eksilecektir. Ubudiyet - rububiyet bütünlüğünden

biri eksildi mi diğeri artacaktır. Ubudiyetin terkettiği yerleri rububiyet

vehmi dolduracak; rububiyet vehminin terkettiği yerleri ise ubudiyet bilinci dolduracaktır.

Faiz almama-vermemenin bir ubudiyet tavrı olduğu açıktır. Aynı şekilde, bu emre

uymamanın da kendi içinde bir rububiyet iddiası taşıdığı söylenebilir.

Bunu, “emrî” açıdan, yani itaat-itaatsizlik bağlamında bu şekilde anlayabiliriz.

Bu yüzden “İslâmî” açıdan faiz haramdır. Ancak bu haramın arkaplânını gün

ışığına çıkarma durumunda “İslâmî” açıdan olduğu kadar neden “İmanî” açıdan da

yasak olduğunu görmemiz mümkündür. O halde bir süreç olarak faiz olayını yeniden hatırlayalım:

Özel veya tüzel birileri başka birilerine anapara olarak bir miktar para vermektedir

. Lâkin, bu masum bir borç verme olayı değildir. Parayı veren, bir dizi “belirleme”de

bulunmaktadır. Belli bir süre ve verilenin üstüne eklenecek yine belli bir miktar söz konusudur.

Parayı veren bir şeyler “ister” ve istediği “olur”. Buna hiç şüphesi yoktur. Kısacası,

faizci kendinden oldukça “emin”dir. Öbür tarafta ise tarlasında buğday ekmiş biri,

ya da çarşıda satıcılık yapan biri, kazancı konusunda herhangi bir belirlemede

bulunmuş değildir. Ne kazanacağı süre, ne de kazanacağı miktar bellidir.

Bu yüzden sık sık dua eder. Siftah etti mi, rızkı Verene şükreder. Hasılı,

rızkın gelişi ile Rızkı Gönderen bir çağrışım olarak sürekli hatırındadır.

Sebepler dairesinde yapacağını yapar. Ancak, bilir ki bu sebepler her

zaman ürünün beklendiği gibi alınması veya malın umulduğu gibi satılması

için yeterli değildir. Bu yüzden kendi çabasını, rızk için gerekli olmasına

karşın yeterli olmayan bir sebep olarak görür. Kendinden çok fazla “emin”

değildir. Bu iki tablo arasında oldukça önemli bir fark vardır. İlkinde sebepler

dairesi büyük ölçüde kuvvetlenip kalınlaşmaktadır. Biri, -rızkını değil- gelirini belirlemiştir.(determinizm).

Faiz burada bu belirleyicilik imkânını sağlamakla, faizi vereni ubudiyet ortamından

uzaklaştırmaktadır. Zira esbap perdesi dehşetli bir şekilde kalınlaşmakta, esbaba

yaslananlar da istediklerini yapabiliyor olmanın sarhoşluğuyla bir rububiyet vehmine

kapılmaktadır. Başka bir deyişle faiz, insanı tesiri esbaba veren bir gaflet ortamına

başarılı bir şekilde çekmektedir. Bu ise bir “titreşim hâli” olan ubudiyet tavrına

kapalı bir hâldir. Korku ile ümit; hayat ile ölüm, ve açlık ile tokluk ortasında bir

yerde bulunan insanoğlu, bunun farkına vardığı oranda mü’mindir. İşte faiz

bu farkın farkına varılmasını önlemektedir. Ve galiba haram oluşunun da bir sırrı budur.

İslamiyet'te faiz yasağının ayrı bir ehemmiyete haiz olduğu kuşkusuzdur. Konunun önemi,

Kur’an ve hadislerde şiddetle men edilen faizin, (İslamî olmayan) günümüz ekonomisinde

kilit kavramlardan biri olmasından ileri gelmektedir. O kadar ki, çağdaş ekonominin,

faiz politika ve uygulamalarıyla akort edildiğini söylemek fazla bir abartı sayılmaz.

Günümüzde para ve sermaye piyasalarının ulaştığı muazzam boyutlar herkesin malmudur.

Öte yandan, sadece kendi sermaye olanaklarıyla yürüyen, hatta yeni bir iş kurmak için

münhasıran öz sermayesine güvenen şirket ve girişimci türüne rastlamak çok zordur.

Çağdaş işletmecilik ve makro ekonomide hayatî bir role sahip olmasına karşılık,

dinimizde faizin kesinlikle haram addedildiği ve en sert müeyyidelere bağlandığı

hususu bir vakıadır. Doğal olarak bu durum Türkiye ve dünyadaki tüm Müslümanları

ikilem içerisinde bırakmakta ve onları, finans kuruluşlarıyla adeta ortak bir yaşamın

zorunlu olduğu modern iş ve toplum hayatında pasifliğe itmektedir. Bunun nedeni

faiz mevzuunun İslamî literatür ve yayınlarda hak ettiği derecede yaygın ve

kapsamlı olarak ele alınmaması ve yeterince aydınlatılmayan mütedeyyin

insanların hata yapıp günah işlemek endişesiyle finans kurum ve ürünlerinden genellikle

uzak durmayı tercih etmeleridir. Bu yazının amacı; türlü biçim ve isimler taşıyan faiz

olayına karşı hassasiyet içerisinde olan halkımızın aydınlatılmasına mütevazi bir katkıda bulunmaktır.

FAİZİN TANIMI

İktisatçılara göre, serbest piyasa ekonomisinde faiz, yaşamsal bir fonksiyona sahip olup;

kaynakların tasarruf ve tüketim arasındaki bölüşümünü tayin eder. Tasarruflar yine

faiz mekanizması vasıtasıyla daha verimli alanlara yönelir. Kaynakların azaldığı

durumlarda nispeten verimliliği düşük olan yatırımlar tasfiye edilir. Yaygın bir tanıma göre,

faiz, paranın kiralanması karşılığında hak edilen bedeldir. Dar anlamda; ödünç fonlara

uygulanan ve piyasanın belirlediği kira bedelidir. Bu bağlamda, fon piyasalarındaki

arz ve talebe göre oluşur. Buna “borç faizi” de denir.

Faiz, para sahibine bağlı olmayan gayri-şahsî bir gelirdir. Bu genellikle faiz

haddinin piyasa koşullarına göre oluştuğunu, parasını ödünç veren kişinin

bunda bir rolü olmadığını gösterir. Gerçekten günümüzde müşteriler ile malî

kurumlar arasındaki kişisel ilişki giderek kaybolmakta, milyonlarca insan

parasını emanet ettiği bankaların sahip veya yöneticisini hiç tanımamaktadır.

Yani kurumlarla insanlar arasında kişisel ilişki tamamen kaybolmuş gibidir.

Bir başka yönüyle faiz, mal ve hizmet kullanımını ertelemenin karşılığıdır

veya öne almanın bedelidir. Yani, bugün ile gelecek arasındaki bağlantıyı sağlar.

Faiz, konusu bir miktar paranın ödenmesinden ibaret olan borçlarda, alacaklının

bu paradan mahrum kaldığı süreye ve belli bir orana bağlı olarak hesaplanan bir

karşılıktır. Olayı yasal açıdan değerlendiren bu tanım, faizin oluşmasına neden

olan iki unsur; zaman ve faiz oranını ortaya koymaktadır. Birçok tanımda faizi,

paranın kullanılma bedeli olarak görürüz. Bu tamamen doğru değildir. Çünkü

ödünç verenin (mukriz) faize hak kazanması için borçlunun parayı kullanması

şart değildir. Faizin doğumu için gerekli ve yeterli olan alacaklının bir mikta

r paradan belli bir süre mahrum kalmış olmasıdır. Bir alacağın faiz getirmesi için

, paranın mülkiyetinin borçluya geçmiş olması ve belli bir süre sonra iadesinin şart koşulması gereklidir.

Popüler ve genel olarak kabul edilen bir diğer tanımlamaya göre de, faiz; borç verenler

için bir gelir, borç alanlar için ise bir maliyettir.

İslamî terminolojide faiz, ‘riba’ kavramıyla açıklanmaktadır. Şöyle ki, riba: fazlalık,

ziyade, nema (artma, çoğalma) anlamına gelir. Böylece, ödünç karşılığında alınacak

fazlalık nakit olsun veya mal olsun ayırt edilmeyerek yasak kapsamına alınmıştır.

Riba, aynı zamanda haram kazanç demektir. İslam Hukukundaki bir diğer tarife göre,

“faiz, alım satımda şart kılınan fazlalıktır.”

FAİZ ÇEŞİTLERİ

Teori ve uygulamada faiz çok çeşitlidir ve muhtelif sınıflandırmalara tabi tutulur.

Biz konuya sadece faiz olgusunun iyi kavranmasına yardımcı olacak kadar yer

vermeyi uygun görüyoruz. Normal olarak faiz, vadenin sonunda anaparayla birlikte ödenir.

Buna basit faiz denir; hesap etmesi kolaydır, dolambaçlı bir tarafı yoktur. İlan edilen,

üzerinden anlaşılan faiz oranıyla, gerçekleşen arasında fark yoktur. Kağıt üzerinde

faiz denince kastedilen basit faizdir, ancak uygulama pek bu yönde değildir.

Bileşik Faiz: Faizi azdıran, anaparayı zararlı mikrop gibi kabartan ve borçluyu şaşırtan

“bileşik faiz”dir.(mürekkep faiz). Ve kısaca, faize faiz işletilmesi demektir. Örneğin,

bir yıl vadeli bir ticari kredide, vadede borç tasfiye edilmeden evvel, senede 4 kez faiz tahsil edilir.

Bu yüzden bankanın müşteriye sözgelimi % 60 olarak ilan ettiği faiz oranı, gerçekte % 75 oranında gerçekleşir.

Ana para ve faizin aylık taksitlere bölündüğü kredi kartı borçlarında mürekkep faiz çok daha yüksek

seviyelerde gerçekleşir. Hiçbir banka (veya malî kuruluş) kredi müşterisine bileşik faiz oranını söylemez.

Ancak ilginçtir ki, aynı bankalar hazine bonosu pazarlarken müşteriye sağladıkları nemadaki bileşik

faizi muhakkak hem de ön plana çıkararak bildirmekteler. Mürekkep faiz borçlu için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Kar topunun çığ halini alması gibi, borçluyu bazen farkında bile olmadan ağır borç yüküyle karşı karşıya bırakabilir.

İskonto Faizi: Faizin hesaplanarak, önceden anaparadan düşülmesi suretiyle

net bakiyenin ödenmesidir ve borçlu yönünden genellikle aldatıcıdır. Örneğin

, banka, faktöring şirketi veya başka bir alacaklı tarafından yıllık % 40 olarak

söylenen 6 ay vadeli bir iskonto faizi aslında yıllık % 56 olarak gerçekleşir.

Temerrüt (direnme) faizi: Borcunu zamanında ödeyemeyen borçluya daha

yüksek bir faiz oranının tatbik edilmesidir. Borçluların daima kötü niyetli olduğu

ve kasten borcunu ödemediği varsayımına dayanır. Temerrüt faizi mükellefi

olmak için borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaz. Alacaklının temerrüt

faizine hak kazanmak için zararını kanıtlaması gerekmediği gibi,

borçlu da kusursuzluğunu ispatlayıp, faizden kurtulamaz.

Gecikme Faizi: Alacağını vadesinde tahsil edemeyen alacaklının,

bu yüzden uğradığı farz edilen zararın karşılığıdır. Yani alacaklının

maruz kaldığı zararı karşılamayı hedefleyen bir tazminat mahiyetindedir.

Alacaklının zararı ispat etmesi gerekmez, borcun ödenmesindeki gecikme yeterli sebeptir.

Cezai faiz: Sözleşmeye uymayan borçluya uygulanır. Sadece para borçları değil,

her türlü borç için söz konusu olabilir.

Kanunî Faiz: Tarafların iradesine bağlı olmaksızın yasadan doğar.

Taraflar bir mukaveleye faiz şartı koymasalar bile, para borcunu eda etmeyen aleyhine kanunî faiz doğar.

Akdî Faiz: Bir alacak türü için faiz yürütülebileceğine dair yasalarda bir

hüküm bulunmasa bile, tarafların karşılıklı iradesiyle bir faiz kararlaştırılabilir ve mukaveleye konulabilir.

TARİHİ SÜREÇ İÇİNDE FAİZ

Faiz ilk çağlardan itibaren ödünç işlemleriyle birlikte ortaya çıkmıştır.

Ülkemizde yapılan kazılarda Asurlu tüccarların M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu halkına

% 100 faizle ödünç altın ve gümüş para ile kalay ve buğday sattığını ortaya koymuştur.

Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan faiz, din adamlarıyla birlikte filozof ve iktisatçıların

sürekli ilgisine mahzar olmuştur. Faiz bütün dinlerde ve gelmiş geçmiş bütün hukuk

düzenlerinde devlet otoritesinin müdahalesine konu olmuştur. Ödünç sözleşmeleri

ve diğer tür mukavelelerden kaynaklanan ana borcun üzerindeki meblağların

borca dahil edilmesi, alacaklıya karşılıksız kazanç sağlaması ve borçluyu iktisaden

zor duruma düşüren sonuçları nedeniyle, hem ahlaki hem toplumsal açıdan

daima sakıncalı bulunmuştur. İlk çağlardan itibaren faiz, bir doktrin, adalet

ve ahlâk meselesi olarak ele alınmış ve mahkum edilmiştir.

Büyük Yunan filozofu Aristo "Politika" adlı meşhur kitabında şöyle der:

“En çok tiksinmeyi hak eden, faizciliktir: çünkü bundan sağlanan kazanç, doğrudan

doğruya paranın kendi varlığından ileri gelir ve paranın doğuşuna yol açmış olan

ereğe aykırıdır. Zira para mübadele için yaratılmıştır; oysa faiz paranın miktarını çoğaltır…

Dolayısıyla da doğaya en aykırı düşen para kazanma tarzıdır.”

Saint Thomas d’Aquin’e göre:

“Parayı ve paranın kullanımını ayrı ayrı satmak imkânı yoktur. Herhangi

bir malın bizzat kendisiyle kullanımını ayırmak ve böylece satmak mümkün

olmadığına göre, kullanım karşılığı olan bir faiz istemek aslında haksızlık,

hatta hırsızlıktır. Çünkü bu ayni şeyi iki defa satmak (kullanımıyla bizzat malın kendisini) demektir.

Faiz, zamanın bir fiyatı ise, hiç kimse faiz talep etme durumunda değildir.

Çünkü zaman bütün insanlar için ortaktır ve sadece ona aittir. Öyleyse,

bir faiz ödetmek, hem hırsızlıktır ve hem de zamanı insanlara bedava verene karşı işlenmiş bir suçtur.”

Roma hukukunda olsun Eski Yunan'da olsun, değişik yaklaşımlarla bile olsa faizin

sınırlandırılması, hatta yasaklanması yoluna gidilmiştir.

Yahudilik’in orijinal halinde faiz yasaklanmıştı. Daha sonra İsrail kavmi

arasındaki ilişkiler gözetilerek bu yasak saptırılmış ve sadece Yahudiler

arasında geçerli olduğu, Yahudi olmayanlardan faiz alınmasının serbest

olduğu hükmüne varılmıştır. Hıristiyan dininde faize karşı olan tutum

çeşitli evrelerden geçmiştir. Hz. İsa(s)  faiz işlemlerini dolaylı olarak ret ederek,

müritlerine çıkar gözetmeksizin yardım suretiyle hayır işlemelerini öğütlerdi.

Kilise yasak konusunda uzun süre ısrarlı olmuşsa da, sonra toplumsal ve

iktisadî hayatın baskısıyla ve özellikle kapitalizmin ortaya çıkmasıyla yavaş yava

ş faizle ödüncü kabule yanaşmıştır. Jean Calvin faize sadece tüketim

açısından bakmamış, üretimi de dikkate alarak bu maksatla faizle para almaya cevaz vermiştir.

Merkantilistlere göre faiz sermayenin kirasıdır. Merkantilistler faizi, arazinin

icarı ve gayrimenkulların kirasıyla aynı hükümde ve değerde tutarak “faiz de

kapitalin kirasıdır” demişlerdir. Fizyokratlara göre de, bir para tutarının ödünç

verilmesi halinde hak ettiği faiz, bu parayla satın alınabilecek toprağın

getireceği ranttan daha az olamaz. Adam Smith ve David Ricardo gibi

klasik ekonomistler faizin, ödünç alanın ödünç paradan sağlayacağı kâr için alacaklıya ödediği karşılık olarak görmüşlerdir.

Sermayedar=müteşebbis görüşünden hareket eden klasik iktisatçılarda

faiz ve kâr iç içe ele alınmış ve birbirine karıştırılmıştır. Klasiklerin içinde bulundukları

sanayileşme süreci bu varsayımı haklı gösteriyordu.

Kur’anı incelediğini bildiğimiz, K. Marks, faizi tabiata aykırı ve ahlâksızlık olarak nitelemiştir.

Keynes, klasik iktisatçılardan ayrılarak, faizin tasarruflar için gerekli olmadığını savunmuştur

. O’na göre faiz yatırımları teşvik etmez, aksine engeller.

İSLÂM’DA FAİZ YASAĞI

Kur’an'da faiz yasağı tedricen getirilmiş ve muhtelif ayetlerde ifadesini bulmuştur.

Bakara Suresi, 279. ayet kısa ama kapsamlıdır.

“Eğer tövbe eder faizden vazgeçerseniz ana paranız sizindir.

Böylece ne zülüm etmiş ne de zulme uğramış olursunuz.”

Ayrıca, Hz. Peygamber (asm) Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:

“Cahiliyet ribasından olan her çeşit riba kaldırılmıştır, ancak sermayeniz sizindir.

Böylece ne zulüm eder ne de zulme uğrarsınız.”

Ayet ve hadisin verdiği mesajların özü şöyledir: 

Ödünç verilen değer karşılığında bir fazlalık alınamaz; aynı zamanda alacaklı

ödünç verdiği ana parayı noksansız geri almak hakkına sahiptir. Kastedilen

birinci ve direkt anlama göre, ödünç işlemi bir fazlalık temin etme amacıyla yapılamaz.

Diğer hadislerin katkısıyla anlıyoruz ki, fazlalığı oluşturan maddenin, ödünç konusu olan

mal (veya paranın) cinsinden olması gerekmez. Yani, borç konusu, sözün gelişi A malı ise,

azlalığın B malı olarak verilmesi sonucu etkilemez. Ayet ve hadisin karşıt anlamına göre; alacaklı,

borç verdiği anaparayı eksiksiz geri alma hakkına sahiptir. Çok doğal gibi görünmesine rağmen,

verilenin aynen geri alınması her zaman mümkün olmaz. Örneğin, Avrupa bankalarında

vadesiz olarak yatırılan mevduat bir nema kazanmadığı gibi, bankaca muhafaza edildiği

gerekçesiyle masraf kesintisine tabi olur. Yani ana para aynen değil noksanı ile geri ödenir.

Türkî Cumhuriyetler dahil eski Sovyetler Birliği ve şimdiki Rusya Federasyonu’na bağlı

ülkelerde mevduat çekilmek istendiğinde %10-15 oranında kesintiden sonra sahibine ödenir.

Mudiye yapılan bu muamele karşılıklı rızaya müstenit gibi görünse de gerçek pek de öyle değildir.

Çünkü kendisine karşı her zaman saygıyla karışık bir ürküntü duyulan bankaların

bireylere koşullarını kabul ettirme gücü tartışmasızdır.

Yine batının dev kuruluşları olan yatırım bankalarının uğraş alanlarından biri de

zenginlerin kişisel fonlarını yönetmek ve nemalandırmaktır. Ancak borsanın gerilediği

dönemlerde bu kuruluşlar sık sık zarar beyan ederek aldıklarından daha azını iade ederler.

Ülkemizde de oldukça yaygınlaşmış bulunan yatırım fonlarının bazen kendisine güvenen yatırımcıyı zarar ettirdiği malumdur.

İslamiyet’te ise, alacaklı ana parayı aynen geri alması hususunda korunmuştur. Bu bağlamda

, borcunu zamanında ödemeyen zulmetmiş sayılır. Tefsircilere göre, alacaklı sermayesini

noksan almaya zorlanamaz. Hatta borcun ödenmemesi halinde, alacaklının (başlangıçta

şart koşulmaması kaydıyla) borçludan asıl alacağına ilaveten borcun zamanında

ödenmemesinden dolayı uğradığı zararın tazmin edilmesini isteyebileceğine dair tefsirler vardır.

FAİZ YASAĞININ NEDENLERİ

Yukarıdaki ayet ve hadisin (diğerleriyle birlikte) işaret ettiği ikinci hayatî nokta; ribanın

(faizin) haksızlık kaynağı olduğudur. Ödünç karşılığında ayrıca bir fazlalık (riba) alınması

halinde ya alacaklı ya da borçlunun haksızlığa uğraması kaçınılmazdır. Ülkemiz ve

dünya finans hayatı bu hususu doğrulayan örneklerle doludur. Zaten bankalar icat

edildikleri Batı dünyasında, “müşterilerin üzerine güneşli havada şemsiye tutup,

yağmur başladığında çeken kuruluşlar” olarak tanımlanır Yakın tarihimizde yaşanmış

olaylar hem ödünç verenin hem de alanın birbirini ve sonunda masum halkı mağdur

ettiği çok sayıda dramatik olaylarla doludur. 80’li yıllarda 7.500.000 liraya alınan bir

belge ile nereden türediği bilinmeyen bankerler küçük bir büro ile halkımızdan faiz

karşılığı büyük meblağlar topladılar. Emekli maaşları, ücretler, faiz hevesi ile bankerlere

yatırıldı; hatta içinde oturduğu konutunu satarak kiraya çıkan bir çok kimse parasını bankerlere yetiştirdi.

Sonunda bankerlerin sınırsız sahtekârlığı ile para sahiplerinin saflığı (biraz da aç gözlülüğü) yüzünden

işler o kadar çığırından çıktı ki, saadet zincirini biraz daha uzatmak için bir günlüğüne dahi faizli

para alındı. Ve nihayet bankerler topladıkları para ile birlikte ortadan kayboldular. Yakalananlardan

da bir şey geri alınamadı. Ancak bankerlerin bazıları öldürüldü, çoğu hapse mahkum oldular.

"Bankerlik faciası" olarak ekonomi tarihine geçen bu olaylar sırasında millet devletin gözü

önünde fütursuzca soyuldu. Özellikle başta İstanbul olmak üzere memleketimizin her

vilayetinde esnaf ve tüccardan tefeciye borçlandığı için batanlar olduğunu biliriz.

Bazen de gırtlağa kadar borca battıktan sonra tek çıkış yolu olarak tefeciyi öldürenleri de duyarız.

1996 yılındaki Nesim Malki cinayeti borçluların da her zaman için masum olmadığını

gösteren başka çarpıcı bir olaydır. 1994 krizi patlak verdiğinde bankalar ertesi

sabah müşterilerine kısacık bir yazılı not göndererek kredi hesaplarına %700

faiz uygulama kararı aldıklarını bildirdiler. Birkaç gün içinde çok sayıda fabrika

ve iş yeri kapanmak zorunda kaldı.. Hükümet aceleyle başlattığı sınırsız mevduat

garantisi bankada parası olmayanların sırtından faiz hırsına kapılanları koruyan

bir kalkan oldu 2000 kasım ve 2001 şubat ekonomik buhranında kredi faizleri aniden

%3000 lere çıkarıldı. Sayısız firma iflas ederek ticarî hayatına son verdi.

Öte yandan, bazı iş adamları da bankadan aldığı krediyi işe yatırmayıp kişisel hesaplarına geçirdi

. Bizzat banka sahipleri kendi bankalarını hortumlamakta beis görmedi. Sonuçta22

banka battı, sahipleri hapse girdi ve kamuoyu önünde haysiyetleri ayaklara düştü.

Krizin tüm zararları kamu tarafından yani milletçe üstlenildi.

Özetle, faiz yasağının hikmeti; ya alacaklı, ya borçlunun, ya da yukarıdaki örneklerde

anlatıldığı gibi, her ikisinin haksızlık kaynağı olması ve sonunda toplumun diğer

kesimlerinin müstahak olmadığı halde zarar görmesidir. Günümüzde finans araç

ve kuruluşları çok çeşitlendiğinden, faiz olgusu değişik maskelerle, ama hemen

her ekonomik olayda karşımıza çıkmaktadır. Bizim görüşümüze göre, böyle bir ortamda,

herhangi bir mâlî işlemin faiz yasağı kapsamına girip girmediğini tayin ederken, elimizdeki ölçüt,

söz konusu muamelelerin borçlu veya alacaklı yahut da toplum için herhangi bir haksızlık yaratıp yaratmadığı olmalıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.